Bir Sayfa Seçin

Bryggen ve Bergen

Bergen Norveç’in en güzel şehirlerinden biri…Yani Norveç’te yaşayacak olsam hem ılıman iklimi, hem şirin şehir merkezi hem de doğası nedeniyle kesinlikle Bergen’i seçerdim.

Soğuk bir Şubat günü Norveç’e doğru yola çıkıyorum, ne zamandır aklımda olan bu ülkeye yazın giderim, bahara giderim derken en son Şubat ayına kısmet oldu yolculuğum, kar ayakkabılarım, berelerim, eldivenlerim, herşeyim hazır(bir de içlik gerekiyormuş) çıktım yola…

 

Bergen’e Türkiye’den direk uçuş yok. Oslo veya Stockholm üzerinden uçabilir veya yolculuğunuz için Flam trenini tercih edebilirsiniz. Flam trenini duymuşsunuzdur, size eşsiz bir manzara sunduğu söylenir. Hatta National Geographic yazarları tarafından Dünya’nın en güzel tren yolu unvanını almıştır. Her ne kadar önce niyet etsem de hem kısıtlı zamanım hem de mevsimin kış olması ve her yerin karlarla kaplı olduğu düşüncesiyle niyetimden vazgeçip Oslo’dan Bergen’e uçmaya karar veriyorum. Flam treninin popülerliğinden olsa gerek, Bergen’e uçmak trenle seyahatten daha ucuz.

Akşama doğru vardığım Bergen’de merkezi(Bryggen) bir sonraki güne bırakarak farklı arayışlara giriyorum. Bergen; Oslo’dan sonra Norveç’in ikinci büyük şehri ve en turistik şehirlerinden birisi. “Yedi tepe üzerine kurulmuş ova” anlamına geliyor, bu nedenle resimlerde de gördüğünüz gibi İstanbul’a çok benziyor. Gulf Stream nedeniyle de Norveç’in diğer şehirlerine göre daha ılıman bir iklimi var.(diyorlar!)

İlk durağım Gamlehaugen Sarayı. Bergen’i ziyaret ettikleri zaman kraliyet ailesi tarafından kullanılıyormuş ama insanlar bahçesinde rahatlıkla gezebiliyor, nasıl oluyor anlamıyorum, belki de yazın geliyorlardır diyerek fazla kafa yormuyorum.

Buradan Askoy köprüsünü yukarıdan izleyebileceğim bir yere çıkıyorum. Manzara büyüleyici İstanbul manzarası…Tek bir farkla, karşıda petrol rezervlerini görüyor ve Norveç’in nasıl birden zenginleştiğini anlıyorsunuz. Biliyorsunuz 1960’ların sonunda Kuzey Buz Denizi’nde petrol ve doğalgaz rezervleri keşfedildi ve sınırı olan ülkelerin ekonomisinde büyük ilerlemeler kaydedildi. Şimdilerde buzulların erimesi nedeniyle bu ülkelerde anlaşmazlıklar artıyor ve dünyada petrol olan ülkelerin maalesef savaş hali hiç bitmiyor. Neyse şimdi bu bizim konumuz değil bunu ayrı bir platformda tartışırız ama yine de bu manzarayı da seviyor yeterince fotoğrafladıktan sonra sahile iniyorum.

Kalacağım yere geldiğimde manzara beni benden alıyor, karlarla kaplı çatılarıyla renk renk Norveç evleri, önümde boğaz manzarası, karşımda Bergen şehir merkezi, dışarısı buz gibi olsa da içeriye giresim gelmiyor. Yalnız yolda dikkatimi çeken şey tüm yolların buzla kaplı olmasına rağmen temizlenmesine yönelik bir çalışma yapılmıyor olması. Yani ne kadar zengin ülke olsalar da doğayla mücadele de bir yere kadar…

Ertesi gün; daha gün ağarmadan şehir merkezine iniyorum, derdim de neyse, bilseydim bu kadar küçücük olduğunu, biraz daha uyurdum. O kadar küçük ki, gün içinde en az dört tur atmışımdır. Bergen neredeyse bin yıllık bir tarihi olan önemli bir liman kenti. Almanya’nın kuzey kentlerinde ticaret yapan Almanları korumak amaçlı kurduğu Hansa Birliği’nden dolayı bu limana Hanseatic limanı, buradaki evlere de Hansa evleri denilmiş(Yani ortaokulda öğrendiğimiz gibi bütün Almanlar Hans)

Kimseler uyanmadan, tan yeri ağarmadan fotoğraflarımı çekiyorum, yavaş yavaş ortalık hareketleniyor. Tabii ki güne önce bir kahveyle başlamak lazım. Bu arada Norveç’in çok pahalı bir ülke olduğunu her yerde okumuşsunuzdur, öyle ki bazı bloglarda yanında 10 paket sandviç yapıp götürenleri okudum, pahalı olduğu doğru ama mesela ben Narvesen diye bir yere denk geldim ki bu Norveç’in her yerinde görebileceğiniz bir market/cafe zinciri. Bir tatlı veya tuzlu pasta ve kahve 5 Tl gibi bir fiyattı, çok lezzetli değil ama en azından yanınızda on paket sandviç taşımaktan iyidir. Hem mideniz de sıcak bir kahve görür.

Tren istasyonundaki AVM’de turizm bürosu var, buradan bir Bergen haritası alıp keşfe başlıyorum.

Hansa evlerine yürürken Lille Lungegardsvannet’de duruyorum, sanırım gün içinde herkesin uğradığı bir göl. İçinde ördekler, kuğularla, karların üzerinde debelendiğinizi unutturuyor size bir an için.

Buradan Hansa evlerine geliyorum. Burası UNESCO dünya kültür mirasları listesinde. Hansa Evleri tarih boyunca pek çok kez yanmış ve yeniden yapılmış. 1950lerdeki yangından sonra ahşap ev yapmamaya karar vermişler ama hala bütün evler ahşap. Evlerin altı cafe, restoran, hediyelik eşya dükkanı olarak kullanılıyor, öyle sevimliler ki oradan ayrılmak istemiyorsunuz. Biraz dolaşıp ara sokaklarına daldıktan sonra Floyen tepesine gitmek için funikülere yürüyorum

Funiküler giderek yükseliyor ve tepede iniyorum. Floyen tepesi tamamen karlarla kaplı. Zaten herkes kayağa gelmiş. Norveç’de bildiğimizin dışında bir kayak cinsi daha var. Türkçesini bilmiyorum Cross Country Skiing veya Nordic skiing denilen bu kayak cinsinde ince kayaklar var ve herkes şehir içinde bunlarla geziyor 🙂 Tamam şehir içi abartılı oldu ama nerede boş karla kaplı bir alan var orada böyle kayıyorlar, yani bu spor için bir yükseklik gerekmiyor, düz alanda da kayılabiliyor.

Kusura bakmayın size bu tepeden Norveç’in muhteşem doğasını anlatamayacağım, çünkü her yer karlarla kaplı. Maksadınız Norveç’te doğayı görmekse bahar veya yaz ayları hatta sonbahar doğru mevsim olabilir. Benim içinse bir ülke düşündüğümde aklıma gelen bir manzara vardır ve ben kafamda canlandırdığım manzarayı yaşayabilirsem çok daha fazla keyif alırım. Benim hayalimdeki Norveç karlarla kaplı kırmızı evler, donmuş denizler, puslu bir hava demek ve ben tam da bu zamanda buradayım ve tadını çıkarıyorum. (Yeşil deyince de İsviçre tabi ki, sizin neresiydi)

Ben manzaraya daladurayım kar ayakkabılarım bile olmasına rağmen ayaklarım buz kesmiş, sanırım hissetmiyorum, Vikinglerin çocukları da sanki bahar ayındaymışız gibi parkta oyun oynuyorlar. Burada güzel bir orman var, kayakçılarla beraber dalıyorum ben de ormana. Birkaç saat burada dolaştıktan sonra funikülerle tekrar aşağı iniyor ve limana doğru yürüyorum.

Bergen fiyord gezileri için önemli bir liman olduğu için burada dev cruise gemileri var. Şehir merkezinden limana doğru yürüdüğünüzde sağınızda kalan yapı Bergenhus kalesi. Norveç’in 1000 yıllık tarihini yansıtan en iyi korunmuş kalelerinden biri. İçinde bir de küçük müze var.

Hansa evlerine tekrar dönüp buradaki kafelerden birinde oturup bir öğle yemeği yiyorum ve burada şehrin ritmine ayak uyduruyorum. Ben gidiyorum geliyorum diyorum ya bunların hepsi hep 5 dakikalık mesafede.

Ha buraya gelen herkes Balık Pazarı’na uğrayıp orada birşeyler yer, ben ise kokusuna bile dayanamayıp pazardan hızla uzaklaşıyorum, siz de kendinize veg blogger seçmeyecektiniz 🙂 Neyse bakın sizleri zor durumda bırakmamak için araştırdım, her ne kadar pazar denilse de fiyatlar ucuz değilmiş, siz ne isterseniz hemen önünüzde pişiriyorlarmış, meşhur balina eti hiç de lezzetli değilmiş, en iyisi somon yemekmiş.

Birkaç hediye dükkanı da gezip bir Bergen magneti bile bulamadan biraz da şehrin diğer taraflarını göreyim diyerek tekrar tren garına doğru yöneliyorum. Bergen’de ne var ne yok diye hiç araştırmadım, Maksadım Hansa evlerini görmekti, gördüm, geri kalanı bonus diyerek sokaklarda başıboş dolaşıyorum. Sonra bir evin duvarında şu yazıyı görüyorum “There are a lot of good people around” “Etrafta bir sürü iyi insan dolaşıyor” Tabi hemen üstüme alınıyorum bu sözü, ilahi bir mesaj olmalı diyerek ileride gördüğüm katedrale yöneliyorum.

Bergen Domkirke yaklaşık 1000 yıllık büyük bir kilise. Bu kilise de Bergen’deki herşey gibi yanmış zamanında. Ama bu kilisenin en önemli özelliği 1665’de İngiliz-Hollanda savaşları sırasında bu katedralin kapısının bulunduğu duvara çarpan bir güllenin hala yerinde duruyor olması.

Ve bir gün daha bitiyor, Bergen’de güneş yavaş yavaş alçalıyor, biraz daha kuzeye gitmek üzere bu şehre hoşçakal diyor ve belki birgün tekrar gelmek üzere Bergen’e hoşçakal diyorum.

2 + 1 =