Bir Sayfa Seçin

Lizbon’a Hızlı Bir Bakış

Lizbon deyince bir kere benim aklıma sarı geliyor, belki de tramvaylardan dolayı, şehrin simgesi haline gelmişler sonuçta. Sonra bir de nefis tatlılar geliyor, tatları hala damağımda. Avrupa’nın batısındaki bu son başkent şehir gezisi sevenler için ideal. Bunun yanında eğlenceye düşkünlüğü ile bilinen Portekizliler’i tanımanız ve sizin de bu hayata birkaç günlüğüne katılmanız için kısaca anlatacağım bu şehri.

Lizbon’da neler yapılır nasıl gidilir de anlatacağım ama benim asıl niyetim bu yazının sonunda neleri kaçırmamanız gerektiğini bilmeniz. Bilindik lokasyonlarda böyle. Zaten Türk bloglarda pek yeri olmayan lokasyonları sizin için uzun uzun anlatıyorum en ince ayrıntısına kadar. Instagram’da story’lerde birşey attığımda “aa, biz bunu yemedik” veya “biz burayı keşfedememişiz” gibi yorumlar alıyorum bazen, işte bazı yazılarımın gerçek amacı bu.

Lizbon çevre gezilerimi başka yazılarımda anlatırım, biz burada şehir merkezine odaklanalım.

Türkiye’den aktarmasız olarak Lizbon’a şimdilik tek havayolu uçuyor, aktarmalı uçuşlar da pek ekonomik değil, her mevsim seyahate elverişli olduğundan Lisbon için havayollarının kampanyalarını takip etmenizi öneririm. Şu an ortalama 800 Euro olan uçuşu ben 120 Euro’ya almıştım mesela. Böyle bir kampanya gördüğünüz an yapıştırın 🙂

Havaalanında wifi var, oldu da başka bir yere uçacaksınız, 2. terminale gidecekseniz shuttle hemen kapıda, ee şehre gitmek istiyorsanız da metro da hemen çıkış kapınızda.

Biraz Adana’lı biraz Mersin’li çokça da Dünya’lı bir insanım. Lizbon havaalanından Azorlar’a uçmak için zamanım varken biraz dışarıya çıkayım bakalım dedim. İstanbul’un kışı bir türlü bitmemişken güneş dışarıda parıl parıl parlıyordu. Bir şehire ilk girdiğim an derin bir nefes alırım, o şehirin kokusu da aklıma öyle kazınır, bu şehirde de memleket kokusu aldım. Zaten dışarıda palmiyeler, uzakta görünen deniz bir Mersin havası vardı şehirde. Sonra Lizbon’lu arkadaşım geldi yanıma, dedim ki “iner inmez Akdeniz kokusu aldım memleketinde”, “Aslında bizim Akdeniz’e kıyımız yok” dedi, aman, doğru, yok, ama kokuyor işte, boşverdim onu, zaten hep çok konuşuyor 🙁

Evet ne diyorduk en başta bir ulaşım kartı edinmenizde fayda var. Böylelikle metro, tren, tramvay, otobüs gezersiniz. Gerçi benim vardı da ne işime yaradı. Bir gün tam 30 km yürümüşüm sadece Lizbon’un içinde. Çılgınlık. Demem o ki bu şehir yürüyerek de geziliyor. Ayrıca Lisbon pass edinirseniz seyahatler dışında müze, günlük tur hakkı da elde edersiniz, karar sizin.

Tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi Lizbon’un da meydanları ve şehir girişleri var. Ana meydana gelmek için nereden başlamak istediğinize bağlı olarak Baixa-Chiado, Rossio veya Restauradores metro duraklarından birinde inebilirsiniz. Metro haritasına ise buradan Lizbon metro ulaşabilirsiniz. Ana meydan Praca do Comercio‘dan yürüyüp Rua Augusta arkından içeri girdiğinizde Lizbon hayatına girmiş bulunmaktasınız. Aşağıda bahsedeceğim bir iki yer dışında hemen hemen herşey buraya yürüme mesafesinde yani tabi yokuş çıkmakla ilgili bir sıkıntınız yoksa.

Bu meydan ve çevresinde yapılacakları kısaca sıralıyorum:

Sao Jorge kalesi: Şehrin her yerinden görülebilen bu kale 09-21 arası açık. 8.5/5/20 Euro yetişkin/çocuk/aile ücretleri. 11. yydan kalma bu kaleye ulaşım için Rossio metrosunda inip 20 dakika kadar yürüyebilir, 28 nolu tramvaya binip kısa bir yürüyüş yapabilir veya 37 numaralı minibüsle direk girişte inebilirsiniz. Size vadettiği şey ise şehir manzarası(İtiraf edeyim Lizbon şehir manzarası beni pek cezbetmedi)

Elevador de Santa Justa: Her gün 7-23 arası görev yapan bu asansöre en yakın metro Rossio istasyonu. Bu asansör Portekiz sıcaklarında sizi bir tepe tırmanmaktan kurtarıyor ve Rua da Carmo’ya çıkarıyor. Fakat yaklaşık 5 euro ücreti olan ve genellikle önünde büyük bir kuyruk bekleyen asansörün hemen arkasında sizi aynı tepeye götüren merdivenler mevcut. Tabii ki asansörün mimarisinin güzelliği ve tepeden izleyeceğiniz şehir manzarası bu fiyata dahil. Karar sizin, ayaklar sizin. 🙂

Carmo Rahibe Manastırı: Asansör sizi buraya getiriyor. Orta çağdan kalma bu yapıt 1755’de Lisbon depremiyle yıkılmış. Kalan kısmıyla bile fantastik bir görünüm sergiliyor.

Ascensor da Gloria: Eğer yürümekten bacaklarınızda derman kalmadıysa sizi birazdan bahsedeceğim şehir izleme noktasına çıkaracak tramvay. Adına asansör denilse de tramvay. Ama böyle sarı sarı tramvay fotoları çekmeye niyetliyseniz işinize yaramaz çünkü hepsini grafittilerle süslemişler. 3.70 euro sanılsa da aslında iki bilet hakkı sunduğundan ekonomik. Gittiği yol uzun değil ama dediğim gibi yokuş çıkarken kullanılabilir. Tabii ki ben binmedim sadece fotografladım. Yol boyu grafitti süslü duvarları izlemek ve video çekmek daha keyifliydi.

Miradouro do Sao Pedro de Alcantara: İsmine bakınca ne beklediniz bilmem ama bir izleme noktası. Şehir manzarası Sao Jorge kalesinden sonra en iyi burada görülüyor diyebilirim. Cafe’sinde birşeyler yudumlarken günbatımının tadını çıkarabilirsiniz mesela. Ücretsiz, tabii ki içki değil sadece manzara.

Elevador da Bica: Tepeden tekrar aşağıya sahile doğru inerseniz sağa doğru ara sokaklarda kaybolun. Sizi bir başka tramvay hattına yönlendirecektir. Burada tramvaydan çok girişi daha çok beğendim desem yeridir.

Miradouro de Santa Catarina: 25 Nisan köprüsünü de görebileceğiniz bir başka izleme noktası. Zevkli bir yer, tavsiye edilir.

Hazır izleme noktalarından bahsetmişken, bir şehri gezerken genelde ücretli kulelere veya kalelere çıkmaktansa bir rooftop bara ( yani şehir manzarasına sahip bir bara) gitmeyi tercih ediyorum. Böylelikle hem içkimin hem manzaranın tadını çıkarıyorum. Lizbonda da manzara izleyebileceğiniz pek çok rooftop bar var ama manzaranın tam ortasında olması nedeniyle en çok tercih edilenlerden biri Hotel Mundial. Çünkü izleme noktalarında şehrin bir tarafından bakarken burada tam ortadan bakıyorsunuz yani 360 derece manzara var. Her ne kadar otelin reklamını yapıyor gibi görünsem ve yukarıdaki fotoğrafların çoğunu oradan çekmiş olsam da ben manzarayı yeterli bulmadım. Dediğim gibi Lizbon şehir manzarası size çok birşey vadetmiyor, etrafta vinçler falan, dipdibe girmiş, boşluksuz evler. Bunun yanında Tivoli Hotel Sky Bar; biraz daha uzak olsa da daha geniş bir açı, Park rooftop bar da daha güzel bir 25 Nisan köprüsü manzarası sunuyor.

Dönüp gelelim tekrar meydana, meydandaki heykellerin, anıtların isimlerini teker teker sayıp sizi hayattan bezdirmeyeceğim tabii ki, hangisi hoşunuza giderse gidin, önünde selfienizi çekin, tarihçesini veya kişinin kim olduğunu öğrenin. Efendim, benim burada size tavsiye edeceğim 1. adres: Casa Portuguesa do Pastel de Bacalhau. Portekiz’in meşhur morinalı kekinin ortasına özel bir peynir dolduran bu restoran size ayaküstü bu lezzeti tatmanız için özel bir tepsi de hazırlamış. Ama tavsiyem bu otantik restoranın içine de bir bakış atmanız veya terasında Lizbon’un akışını izlerken bu lezzeti deneyimlemeniz.

2.adres likör sevenler için: A Ginjinha zaten günün her saati önündeki kuyruktan da bulabileceğiniz bir mekan olsa da meydanda denizi arkanıza aldığında sağınızda kalıyor. Hala bulamayanlar da bi zahmet haritaya baksın. Ginjinha; Portekizlilerin meşhur vişne likörüne benzer bir likörü. Bu adreste de bunu en iyi yapan likörcü yer alıyor. Kuyruğa giriyorsunuz, bir veya iki shot alıyor hemen oracıkta içiveriyorsunuz, oturacak veya duracak bir yer yok, çünkü işiniz çok kısa. Alkolle aranız iyiyse mutlaka tadın ve hatta bir şişe de satın alın, çünkü bu tadı seveceksiniz.

Time Out Market: Eski bir fabrikayı, mini restoranlara dönüştürmüşler, çepeçevre sıralanmış, ortada bolca masa sandalye. 1000 yıllık bir tarih. Otantik mekan arayanlara. Haftanın sonlarına doğru gece 2’ye kadar açık. Denk gelirseniz güzel konserler olabiliyor.

Lizbon Katedrali: Santa Maria Maior de Lisboa veya Se de Lisboa Lizbon’un en eski kilisesi, 12. yy’dan kalma bu kilise önünden geçen tramvaylarla fotoğraflarınıza ilham olurken içine de bir bakış atmanızı hakediyor.

Bu çevrede bahsedeceğim son yer: Pink Street. Adından da anlaşılacağı gibi caddeyi pembeye boyamışlar, gece hayatının olduğu cadde, bu cadde ve çevresinde pek çok bar var. Amsterdam Red Light’ı andırıyor, sokakta size uyuşturucu satmaya çalışanlar hariç. Bu arada Portekiz’de gece hayatı 12den-1den  sonra başlıyor. Haberiniz olsun.

Gece hayatı için Pink Street’i mi tercih edersiniz yoksa Portekiz kültürünü daha yakından tanımak amacıyla  Alfama‘ya Fado dinlemeye mi gidersiniz bilmem. Ama gerçek şu ki Portekiz’de ikisini de yapmanız mümkün, genelde Fado 23:00 gibi sonlanıyor, restoranlardan sizi en çok hangisi çekerse menüye ve bütçenize göre seçebilirsiniz.

 

LX Factory: Artık Lizbon meydandan çıkıp Belem’e doğru yol almanın zamanı geldi. Yol üstünde ziyareti hak eden bir mekan; LX Factory. Yine fabrikadan bozma yemek yiyebileceğiniz ve alışveriş yapabileceğiniz bir yer. Gece de gidilebiliyor olsa da alışveriş şansı ve muhteşem manzarayı yakalamak adına gündüz gidilesi. 25 Nisan köprüsünün bitiminde yer alıyor, manzara güzel.

Keşifler Anıtı: Tejo nehri kıyısında 52 metre yüksekliğindeki bu beton blok; dönemin ünlü kaşiflerini, sanatçılarını anlatmak amacıyla Portekiz Dünya Fuarı amacıyla 1940 yılında yapılmış. Üzerinde Prens Henry en önde olmak üzere; Macellan, Vasco da Gama gibi 30 tarihe ismi geçmiş kişinin heykeli mevcut.

Belem Kulesi: 16 yy.da Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış kule. UNESCO dünya miras listesinde.

Belem’in tarihi önemi ve eserleri bir yana benim için Belem’in en önemli ziyaret edilecek noktası Pasteis de Belem. Pasteis de Nata’nın gerçek adresi, 1837’den beri. Pasteis de Nata; 1800lü yıllarda Jerenimo’daki fransız rahiplerin yumurta sarılarını çöpe atmamak için yarattıkları bir tarif. Dışı milföy hamuruna benzer, içinde bol yumurtalı bir muhallebi ve üzeri fırın sütlaç gibi hafif yanık. Pastanenin dışındaki uzun kuyruğa ve dükkanın dışarıdan görünümüne bakınca küçücük bir yer sanıyorsunuz fakat içeride ona yakın salon var ve yüzlerce müşteri. Hizmet kalabalığa göre hızlı sayılır ama tatlınızın hemen önünüze gelmesini de ümit etmeyin. Önünüze gelen tatlı ise sizi başka bir aleme taşıyacak, yanına da bir kahve siparişi mutlaka verin ve tabi ki tatlınızı yerken birkaç kutu da sipariş vermeyi unutmayın. Tane fiyatı da 1.2 Euro civarında.

Jeronimos Manastırı: 1500 yılında inşaatı başlanan manastır, 70 yılda her yıl 70 kg altına mal olarak yapılmış. Keşifler sonucu oluşan Manuel akımının örneklerinden biri olan manastır UNESCO dünya miras listesinde.

25 Nisan Köprüsü: Tejo nehri üzerindeki iki köprüden biri. 1966 yılında açılan bu köprüden hem araç hem de tren geçişi mevcut. Golden Gate köprüsünü inşa eden mühendisler tarafından yapıldığından hem rengi hem de görünümü açısından size San Fransisco izlenimi veriyor.

Karşıda Almada bölgesinde görünen heykel ise Cristo Rei heykeli.

Lizbon deyince aklıma gelen bir diğer önemli şey de çini. Şehrin pek çok yerinde duvarlarda, dükkanların restoranların içlerinde rastlayabileceğiniz çinilere özel ilginiz varsa Ulusal Çini Müzesini ziyaret etmenizi öneririm. Yıllarca keşiflerle pek çok ülkeyi sömürge haline getirmiş Portekiz’in topladığı kültür ve ganimetleri sergilediği Gulbenkian müzesi ise pek çok Osmanlı ürünü de görebilmeniz nedeniyle ilginizi çekebilir.

Müzelere veya sanata ilginiz varsa Lizbon’da sizi tatmin edecek pek çok müze var. Bararda Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi, Ulusal Antik Sanat Müzesi, Denizcilik Müzesi, Fado müzesi gibi hemen her konuyla ilgili müzeleri de Lizbon’da bulmanız mümkün.

Eğer merkezden biraz uzaklaşmak istiyorsanız Tejo nehrinin üzerindeki diğer köprü olan Vasco de Gama köprüsüne gidebilir, buradaki geniş Passeio dos Herois bahçesi ve yürüyüş yolunda dolaşabilir, buradaki kafe ve restoranlarda yemeğinizi yiyebilir, Burj-el Arab oteli görünümünde Vasco da Gama kulesini görebilirsiniz.

Lizbon her an bir sokak konserine denk geleceğiniz, bol eğlence içeren Avrupa’nın en canlı başkentlerinden biri. Eğer gezmeyi ve eğlenmeyi ve pek tabii yemek yemeyi seviyorsanız Lizbon’dan kesinlikle mutlu ayrılacaksınız.

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir